16 Eylül 2008 Salı

bölüm 4

"Üstümü değiştiriyorum sonra hemen ayrılıyoruz buradan.." Fuat hemen odaya gitti.. Birkaç gündür aynı kıyafetleydi hemen üstünü değiştirdi.. Bir kot giydi altına açık mavi üstüne bir siyah balıkçı kazak.. Saçlarını düzeltti aynanın karşısında.. "Hadi bakalım" dedi aynadaki yansımasına bakarak.. Hızlıca çıktı odadan, botlarını giydi, deri montunu aldı. Haldun çoktan hazırlanmış kapıda bekliyordu onu.. Fuat çıkmadan Haldun'a baktı.. Omuzlarından tuttu ve sıktı.. "Teşekkür ederim" dedi.. Kapı açıldı iki adam kararlı bir şekilde evi terkettiler..

Apartmandan çıkar çıkmaz Fuat bir sigara yaktı.. Seri adımlarla karanlıkta kayboldular.. Fuat'ın motoru iki sokak aşağıdaki otoparktaydı.. Otoparka kadar hiç konuşmadılar.. Haldun, komutanına güvenirdi.. Her zaman en iyi planları yapardı.. Ve o plan yaparken onu rahatsız etmek istemezdi.. Bu yüzden otoparka giderken ağzını bıçak açmadı ikisinin de..

Otoparka geldiklerinde küçük bir kulubeden bir adam çıktı..

"Buyrun!"
"Motorumun anahtarını alabilir miyim?"
"Hangisiydi abi?"
"Zaten bir tane motor var burada, ne diye abuk subuk sorular soruyorsun.. Anahtarımı ver acelem var.. Al işte paran" adamın eline bir ellilik verdi. Adam bu azara bozulmuştu ama takışmak istemiyordu.. Çelimsiz birisiydi ve şu anda otoparkta yalnızdı.. Hemen gidip anahtarı bulup getirdi.. Suratına bile bakmadan anahtarı verdi..

Fuat'ın motoru bir KTM 690 Duke'tü.. Asfaltta gitmek için daha iyi bir motor bulamazdı kendisine.. İnanılmaz bir keyif veriyordu ona bu motor.. Aradığı şey onun için hızdan önce sağlamlıktı ve aradığı aşkını (!) bulmuştu bu motorla..

Haldun ile beraber motora ilerlediler.. Gecenin karanlığında kaybolan siyah motorun yanına geldiler. Fuat binip çalıştırdıktan sonra manevrasını yaptı, ardından Haldun bindi arkasına.. Birazdan bu otoparktan çıkacaklardı ve geri dönemeyecekleri bir yola gireceklerdi.. Haldun bir an için yaptıklarını sorgular gibi oldu.. Gerçekten bütün ekibi toplayabilecekler miydi? Topladıkları zaman gerçekten Teşkilat'ı yok edecekler miydi? Gerçekten Teşkilat peşlerinde miydi? Tam bunları düşünürken artık çok geç olduğunu anladı, altlarındaki demir at tozu dumana katarak büyük bir hızla yola çıktı..

Fuat deli gibi kullanıyordu.. Trafiğe dikkat etmiyordu.. Gerçi yolda çok fazla araç yoktu ama sonuçta bu kadar riske girerlerse onları Teşkilattan önce bu yol öldürecekti.. Köprüye geldiklerinde yol önlerinde iyice boştu ve Fuat motorun sınırlarını zorlamakta kararlıydı.. Sonuna kadar yükleniyordu gaza.. Yolun çevresi ışık hüzmesinden başka birşey değildi artık.. Sanki ince bir ip üstünde gidiyorlardı üstelik.. Haldun iyiden iyiye korkmaya başlamıştı.. Neyse ki köprünün sonuna geldiği zaman biraz yavaşlamıştı.. Artık normal bir hızda seyir etmekteydiler.. Arnavutköy'e kadar hiç durmadan gittiler..

Sahilde, motorla kaldırıma çıktılar ve motordan indiler.. Saat gece 00:34'tü.. Soğuk hava sanki ağırlaşmıştı.. Sanki bütün korkularıyla beraber ve bütün gerçeklikle beraber ağırlaşmıştı üstlerinde.. Kaldırımdan karşıya geçtiler.. İki tane balıkçının arasındaki arnavutkaldırımlı yokuştan yukarı çıkmaya başladılar.. Sahilden otuziki adım sonra yağmur yağmaya başladı.. önce çiseleyen yağmur çok geçmeden bir sağnağa döndü.. Önlerinde sağ tarafta eski ve terkedilmiş bir ahşap köşk vardı.. Hemen o evin verandasına gidip yağmurdan korundular.. Fuat'a göre bu yağmur çabuk dinecekti ve bu sürede biraz dinlenebilirlerdi.. Beklenmedik bir anda gelen bir telefon sesiyle iki avcı da irkildi... Fuat'ın telefonuydu çalan..

Gelen Çağrı : Mine Lise

Telefonu tereddüt etmeden kapattı. Ardından bir daha çaldı telefon. Yine Mineydi arayan.. Mine iki defa aramazdı; eğer arıyorsa bir endişesi vardır... Dayanamayan Fuat telefona cevap verdi..

"Efendim!"
"Merak ettim seni, nerdesin canım??" sesi endişeliydi küçük kadının.. sanki daha da küçüktü bu akşam kadın...
"Bi' arkadaşımla beraberim.. N'oldu?"
"Nerdesin canım? Evde yalnızım yanına gelmek istiyorum.."
"Arnavutköyde arkadaşın evindeyim.. Ararım seni Taksime geçince"
"Peki canım.." uysallaşmıştı kadın.. Ama üzgündü...
Fuat görüşmeyi sonlandırdı.. Sonra da telefonu kapattı ve elinde bir defa döndürdükten sonra cebine koydu..
Yağmur hala bütün şiddetiyle devam ediyordu.. Birer sigara yaktılar.. Yoldan kimse geçmiyordu.. Bir kedi bile yoktu o yağmurda sokakta..
Daha sigaralarından iki nefes bile almamışken ilerideki yol ayrımından bir evsiz adam çıktı.. Altında parçalanmış siyah bir pantolon, kafasında artık sökülmüş ve yırtılmış bir bere üzerindeyse çıplak ve isli siyah bedeniyle neredeyse bir olmuş çöp poşeti vardı.. Ayakları ise çıplaktı adamın.. Hafif sendeleyerek ahşap eve doğru ilerliyordu..
İki adam da yolda tek dikkat çeken şey olan evsize bakıyorlardı.. Bir sonraki hamlesini düşünüyorlardı.. Biraz adama acıyorlardı.. Yüzlerinden bile okunabilirdi bu acıma duygusu.. Tam o sırada, tam adama acıdıkları sırada, tam adama daha dikkatli bakmaya başladıkları anda, Haldun'un gözleri büyüdü.. Birşey söyleyecekmiş gibi oldu önce, ağzı açıldı.. Sonra kontrol etmek ister gibi tekrar daha dikkatli baktı.. Kafasında adamı temizledi, düzgün kıyafetler giydirdi, sakallarını kesti..

"CEM!" diye haykırdı bir anda.. Tanıdık birisine seslenmekten çok, bir insanı farkında olmadığı bir tehlikeye karşı uyarır gibiydi.. Fuat bu tepkisine önce kızdı.. Tam paylayacaktı ki Haldun'u, adam dönüp onlara baktı ve yağmurun altında donakaldı ve işte o sırada Fuat'ın da dikkatini çekti adam tam olarak..
"Cem?!" dedi Fuat, tereddütlü bi sesle..
Adam sadece bakıyordu inanmaz bir hali vardı olanlara..
"Haldun?? Papaz??"
"Cem bu! Komutanım Cem bu!"
iki adam da evsizin yanına koştu.. Haldun Ceketini çıkartıp adamın sırtına verdi ve onu sarmalayarak verandaya aldılar tekrar..
"Cem ne oldu sana?? Nasıl bu hale geldin sen?? Neden bize ulaşmadın??" diye soruları sıralamaya başladı Fuat..
Adam hiçbirşeyin farkında değildi sanki.. Sanki aynı dünyaya ayak basmıyorlardı.. Sanki onların yanında değilmiş de daha çok bir rüyadaymış gibi yavaş tepkiler veriyordu.. Kendini sarmalayan iki adama bakıyordu sırayla.. Bir anda dondu.. Ağlamaya başladı... Uzun zamandır bu anı beklemişti... Birilerinin onu hatırlamasını istemişti... Ve şimdi iki kişi onu tanıyordu.. Üstelik ismini bile hatırlıyorlardı...

xxxxxxxx

Cem, en gençleriydi.. O odadaki yedi çocuktan en genci.. Onsekiz yaşındaydı.. Liseyi daha yeni bitirmişti.. Ama o dersliğin içinde kimsenin eğitim düzeyi önemli değildi.. Kimsenin yaşı önemli değildi.. Önemli olan, Teşkilat'taki başarıları ve başarısızlıklarıydı.. Onlar özeldiler.. Onsekiz yaşındaki bir genç için özel olmaktan daha önemli birşey olamazdı.. Teşkilat, Savaş, Başarı.. Bunlar o genç çocuk için sadece birer anlamsız kavramdı.. Ta ki Edip Silahtar'ın o dersini alana kadar.. Derslikten çıktığı zaman Cem de diğer arkadaşları gibi düşünceler içindeydi.. Ama tam olarak da algılayamamıştı olan biteni.. Fuatla konuşmak istiyordu.. Ama yanına gitmeye cesaret edemedi.. Yirmi iki yaşında çakmak çakmak bakan mavi gözleri ve uzun boyuyla ürkütücü duruyordu.. Düşünceli olmadığı zamanlarda her zaman babacan bir tavır içindeydi.. Hatta kendinden büyük olanlar bile onun yanında hep özledikleri baba şefkatini bulabilirlerdi.. Sonuçta hepsi aile özlemi çeken, ailenin tadına varamamış öksüz ve yetim çocuklardı...
Yatakhaneye vardıklarında- daha çok büyük bir odaydı burası, yedi tane beyaz takımlı yatak nizami bir şekilde sıralanmıştı, bütün yataklar temiz ve topluydu, odanın üç tane büyük penceresi vardı ve bunların ortalarında dörde bölen ahşap şeritler vardı.. odada bir adet uzun masa ve yedi iskemle vardı.. Masada üç tane küçük lamba vardı.. Bir kitaplık vardı duvardan duvara ve tavana kadar kitapla dolu olan..- hepsi yataklarının üzerinde birer siyah ilaç kutusu buldu.. Hiçbirşey yoktu başka.. Ne bir not, ne bir prospektüs... Kutuyu eline ilk alan Cem'di.. Kapağın üzerinde "12/1 enf. 24/6 " yazıyordu... Çocuk anlamadı..
"Abi burada yazanın anlamı ne?" dedi Fuat'a..
"Oniki saatte bir düzenli alacaksınız.. Eğer ihtiyaç olduğunu hissederseniz yirmidört saatte en fazla altı tane alabilirsiniz.. Daha fazlası sizde ne gibi bir etki yapar bilmiyoruz o yüzden bunu denemeyin" bir kadın sesiydi..
Ses arkalarındaki kapıdan gelmişti.. Bir anda yatakhanede buz kesti.. Cem ve bütün çocuklar kapıya dönüp baktılar.. Kim olduğunu biliyorlardı.. Yani şahsen hiçbiri tanımıyordu onu.. Burada bir haftadır vardı bu çocuklar.. Ve bir haftada o kadının önemli biri olduğunu anlamak için yeterli bir süreydi..
Sıkıca toplanmış saçları topuz yapılmıştı, bir takım elbise giyiyordu - gri bir etek ve ceket.. ceketin hatları yuvarlaktı ve bu hatları beyaz bir şerit takip ediyordu.. Ölü beyazı teni, çökük göz yuvaları ve çıkık elmacık kemikleriyle beraber bu kadın gerçekten ürkütücüydü..
"İsmim Suzan.. Sizden sorumlu olan kişiyim.. Sizin bütün gelişimlerinizi bizzat ben takip ediyor olacağım.. Bir sorunla karşılaşırsak ben size yardım edeceğim.. Herşey tamamen benim kontrolümde gerçekleşecek.. Şimdi çocuklar lütfen masanın üzerindeki suyla beraber ilk haplarınızı alın.." Kullandığı lütfen kelimesi o kadar yersizdi ki, zira rica etmekten çok emir veriyordu oradaki çocuklara..
Hiçbir çocuk karşı gelmedi ve hepsi ilacını aldı.. Kadın mutlu bir ifadeyle kafasını salladı ve tek bir hamlde arkasını döndü.. Tam kapıdan çıkarken bir an duraksadı.. Arkasını dönmeden " Cem yarından sonra senin eğitimin, diğerlerinden farklı bir yön izleyecek.. Sabah ilacını aldıktan sonra beni bul!" dedi ve çıktı.. Kadını o günden sonra çok fazla görmediler.. Ama o günden sonra görmedikleri tek kişi o değildi..
Cem'i o günden sonra sadece gece yatma saatinde yatakta gördüler.. Her gece inanılmaz yorgun bir şekilde gelirdi yatakhaneye ve direk yatardı.. Tam olarak bir hayalet gibiydi.. Konuşmuyordu, yürümüyordu sanki süzülüyordu.. Sürekli ifadesiz bir yüzü vardı.. Bir gölge gibiydi ya da.. onun orada olduğunu anlamak çok zordu çocuklar için.. Ama yine de Cem onlara bir şekilde bir güç veriyordu.. Sanki Cem onların yanındayken daha güçlü oluyorlardı...
Tek sorun Cem ne zaman gelse tek eğlenceleri olan radyo bozuluyordu... Ama hiçbir radyo bir arkdaştan önemli değildi...

xxxxxxxxxx

"Oğlum anlatsana ne oldu sana böyle?" Fuat sinirlenmişti..
"Komutanım! izninizle! İşinize karışmak istemem ama planımızı ertelesek ve arkadaşımızı eve götürsek.. Sizce de daha iyi bir hamle olmaz mı??"
Fuat bir an bozuldu.. Ama sonra durumu hemen toparladı..
"Haklısın! Sen hemen bir taksi çevir ve beraber kadıköye geçin ben de arkanızdan motorla geleyim"
Cem şoktaydı.. Mutlu olduğunu hissediyordu ama tepki veremeyecek kadar şaşkındı.. Biraz sonra beraber taksiye bindiler.. Taksici önce evsiz adamı almamak için ısrar ettiyse de Haldun'un ısrarı üzerine kabul etmek zorunda kaldı - zira taksicinin ,tabiri caizse, bir sıkımlık canı vardı Haldun'a göre.. -
Önde bir taksi arkada bir motor gecenin karanlığında ıslak asfaltta yansıyan sokak ışıklarının arasında kendilerine bir yol buldular ve boğazın üzerinden geçtiler.. Kadıköye geldiklerinde saat 02:23'tü.. Yağmur dinmişti artık.. Hafif bir toprak kokusu yayılıyordu havaya..

7 Eylül 2008 Pazar

bölüm 3

Papaz, ilerideki bir taksi durağına yola koyuldu.. Aklı karışıktı.. Şu anda ne yapması gerektiğini bilmiyordu.. Birileri peşinde olmalıydı.. Onu yakalayacaklar mıydı? Yoksa öldürecekler miydi? Onlara karşı koymak zorundaydı.. Ama bunu tek başına yapacak güçte değildi. Eski arkadaşlarından bazıları ona yardım edebilirdi belki de.. Ya da kimse ona yardım etmeyebilirdi, sonuçta kimse kendi kellesini riske atmak istemez..


Durakta birkaç taksi vardı.. Gün hafifçe ağırmaktaydı. Taksi durağındakiler artık vardiyalarının sonuna yaklaşmışlardı, bütün bir geceyi gerilerinde bırakmışlardı ve çok yorgunlardı.. Gün ışığı ön camdan içeriye giriyordu ve havada uçuşan tozların üzerinde kendine yollar yapıyordu..


"Bir taksi istiyorum, sırada hangisi var?"


"Geç abi 26 numara.." "26 hadi sıra sende"


Adam homurdanarak yerinden, yarı uyku halinden çıkarak, kalktı ve arabasına yöneldi.. Eski bir Şahindi.. Şöför daha arabaya gelmeden Fuat arka koltuğa oturmuş, kravatını çıkartmış ve çantasının sapına bağlamıştı.. Fuat yorgundu.. Adama yolu söylemeden uyumamak için zorluyordu kendisini..


"Kadıköy'e" dedi Fuat ve uykuya daldı..





Gözünü açtığında güneş artık doğmuştu.. Şöyle bir saatine baktı saat yediyi gösteriyordu.. Kadıköy'e gelmişlerdi. Rıhtımda indi.. İnsanlar işlerine, okullarına gidiyorlardı.. Bir temizlik arabası vardiyaya yeni çıkmıştı, yolları süpüryorlardı.. Fuat yavaş yavaş, uyku sersemi bir şekilde yürümeye başladı.. Işıklarda oniki saniye bekledi, karşıya geçip evine gitti...





Eski, yüksek ahşap kapısını açıp içeri girdi.. çantayı bir kenara fırlattı.. Ayakkabılarını çıkarıp salona geçti.. Salonda en sevdiği şey bir cumbası olmasıydı.. Cumbanın duvarlarına bir sedir yaptırmıştı.. Sedire geçip uzandı ve yeniden uykuya daldı.. Biraz rahatlayabileceği tek yerdi burasıydı..




Uyandığında hava kararmıştı.. Pencereden içeriye sokak lambalarının ışıkları süzülüyordu.. karanlık oda hafif bir mavilikle kaplanmıştı.. Saate baktığında 9a geliyordu yavaştan.. Sedirde doğrulup kafasını ellerinin arasına gömdü.. Herşeyle yeniden mücadele edecekti.. Ama tek başına kimseye karşı koyamazdı.. Yardım istemeliydi.. Belki Haldun onun için doğru seçim olacaktı.. Telefonunu aldı ve numarayı tuşladı.. Büyük beklentiler içindeyken telefondan gelen bağlantı tonunu dinliyordu...

xxxxxxxx

Haldun, arkadaşı Fuat gibi, orta yaşlı bir adamdı.. Fuat'tan bir iki yaş daha gençti hatta.. uzunca boylu ve oldukça kiloluydu.. Uzun saçlarını yıllar önce rastalatmıştı.. Eski zamanlarda, ilaç'a başlamadan önce mutlu bir adamdı.. Çok fazla arkadaşı vardı.. Bütün arkadaşlarıyla eğlenirdi.. İnsanlara sorulduğunda en akılda kalıcı özelliği nedir diye herkes ağız birliği yapmış gibi "hawaii gömlekleri, mavi camlı güneş gözlüğü ve her zaman yüzündeki o muhteşem tebessüm" derlerdi.. Ta ki ilaç'a başlayana kadar.. O günden sonra 2 ay içinde çevresinden herkesi uzaklaştırdı.. Daha doğrusu onlar uzaklaştılar.. Kimseye farklı davranmamasına rağmen çevresinde kimse kalmadı.. Sadece 6 iş arkadaşı yanındaydı onun.. ve artık uzun zamandır o arkadaşlarıyla da görüşmüyordu.. Artık tamamen yalnızdı..

xxxxxxxxx

"Alo, Haldun?"

"Buyrun benim.. Kiminle görüşüyorum?"

"Ben Fuat.. Teşkilattan.. Sana ihtiyacım var.."

"...."

"Haldun.. Haldun...??"

"Buradayım.. Emirlerinizi bekliyorum.."

"Beni yüzüstü bırakmayacağını biliyordum. Hemen Kadıköy'deki evime gel. Hepimiz tehlikede olabiliriz.."

"Emredersiniz.. yaklaşık varış sürem 45 dakika.."

Telefon Papaz'ın suratına kapandı. Yeniden komutanın başında olmak onu mutlu etmişti.. Daha çok egosu kabarmıştı.. Şimdi bir plan yapmalıydı.. Bir karar almalıydı.. Önce hatırlamalıydı ama.. Hafızasından sildiği bütün bilgileri hatırlamalıydı.. Bastırdığı anıları, eğitimleri, söylenenleri, güçlerini, zayıflıklarını.. Herşeyi hatırlamalıydı..

xxxxxxxxxxx

Aydınlık bir odadaydılar.. onsekiz ile yirmibeş yaş arasında yedi genç.. tek tek sıralarında oturuyorlardı.. bir masa ve bir iskemle.. yedi genç yeşil tahtanın önündeki adama dikkatle bakıyorlardı.. Adam uzunca bir süre sessiz kaldı.. Ama hiçbir çocuk bu sessizliği bozmadı.. hatta sıkıldıklarını bile belli etmediler..

Bir süre sonra, yaklaşık bir yirmi dakikalık sessizlikten sonra, adam tahtaya ismini yazdı.. "Edip Silahtar"... Bu adam 1,60 boylarında, hafif göbekliydi, saçlarının neredeyse tamamı dökülmüş dökülmeyen kısmı da beyazlamıştı.. Kırçıllı kahverengi, kalın kumaştan bir takım elbise giyiyordu. Sağ koluna taktığı eski altın saat çok göze çarpıyordu ama sol elindeki evlilik yüzüğü o kadar ilgi uyandırmıyordu insanda, zira artık teniyle bir bütün olmak üzereydi o yüzük.. İkinci dünya harbi bitmişti o evlendiğinde.. Ve aynı yılda başladı polisliğe.. Çok geçmeden Teşkilata aldılar..

"Evet çocuklar." Kahvesinden bir yudum aldı.. "Öncelikle şunu unutmayın ki, biz siz nereye gidersiniz gidin, ne yaparsanız yapın sizi izliyor olacağız.. Bizim heryerde gözümüz kulağımız vardır.. Bizden habersiz hiçbirşey yapamazsınız.. O yüzden bizim size verdiğimiz emirlerden başka birşey yapmaya kalkmayın.. Zira sonu sizin için hiç de iç açıcı olmaz.." Edip, yalan söylüyordu... Ama o yaştaki çocukların içine böylesine bir korku salarlarsa onlara hükmetmek daha kolay olacaktı.. Zaten Edip inandırıcı olmak konusunda bir üstaddı.. Ve bütün çocuklar ona inandı.. İçlerinde oluşan dehşet, gözlerine yansımıştı hepsinin.. Birbirlerine bakıştılar.. Hepsi aynı korkuyu birbiriyle paylaştı... "Evet, şimdi derse geçelim.."

Edip, üç saat boyunca tarih dersi verdi.. Yanlı bir tarih anlatıldı elbette.. Tarih dersinden ziyade bir propaganda gibiydi.. Soğuk Savaş hala devam etmekteydi ve ülkelerinin bu durumdan kendini koruması gerektiğini anlattı sonra.. Bu savaş sırasında ne kadar güçlenebileceklerini anlattı..

Herkesin beyni yıkanmıştı.. Kimse çıt çıkartmamıştı.. Edip tam anlamıyla büyülemişti çocukları.. Artık dersi bitirmenin zamanı gelmişti.. "Evet çocuklar artık bugünlük bu kadar.. Şimdi dağılabilirsiniz.. Unutmayın.. Size teninizden daha yakındayız.." Çocuklar dersliği terkettiler ve yatakhaneye doğru yola koyuldular.. Hiçbiri konuşmadı.. Herkes düşünüyordu.. Artık eski güzel günler değil, savaşın, eğitimlerin, tehlikelerin ve izlenmenin olduğu bir dönem başlamıştı onlar için.. Bu yolun geri dönüşü yoktu artık..

xxxxxxxxx

Haldun, iskeleye doğru yola çıkmıştı.. Hızlı hızlı ilerliyordu.. Yüzündeki o meşhur tebessümden eser yoktu.. Kararlı bir avcının bakışları vardı gözünde, yeniden hayata geldiğini hissediyordu.. Papaz ne isterse ona yardım edecekti..

Yolda yürürken çevresinde bir alan vardı ve kimse o alana yaklaşamıyordu.. Eğer kuşbakışı izlersek onu kalabalıkların arasında, daire şeklinde bir boşlukta tüm kalabalığı yırtarak geçtiğini görebilirdik.. İşte onun, şimdiki hayatındaki, laneti.. Ama artık bu onun yeniden bağışlanmış yeteneği olacaktı...

Tam söylediği gibi 45 dakika sonra evdeydi.. Kapının önünde biraz durdu.. Derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı.. Büyük ahşap kapı, yüksek sesli bir gıcırdamayla açıldı.. İçeriden gelen ışık, önce yüzünü ve sonra tüm apartman boşluğunu aydınlattı.. Haldun, Papaz'ı gördüğünde yüzünde bir gülümseme oluştu.. yıllar sonra.. Hemen içeri girdi. Siyah deri montunu çıkartıp astı. Salona geçti.. Ardından Fuat girdi salona..

"Kahve içer misin?"

"Lütfen, sade olsun benimki.."

İki dakika sonra Fuat elinde kupalarla girdi salona.. Haldun o sırada sedire oturmuş, camdan dışarı bakıyordu.. Fuat geline irkildi bir an.. Fuat kahveleri sehpaya bıraktı ve karşısına denk gelecek şekilde oturdu sedire.. Ve hemen, hiç vakit kaybetmeden anlatmaya başladı.. İnsanları nasıl öldürdüğünü, tekrar ilaç'a başladığını, teşkilatın peşine düşme ihtimalini.. Herşeyi anlattı.. Haldun hiç ses çıkartmadan dinledi.. Fuat'a yıllardır güvenirdi.. Ona çok kez yardım etmiştir.. Aralarında iki yaş olmasına rağmen, Fuat onun için bir abidir.. Son yıllarda aklını kaybettiğinden kuşkulanıyordu.. Gerçi anlattıkları da çok akıl karı değildi ama eğer yardım istiyorsa ona yardım edecekti.. Onu yarı yolda bırakamazdı..

"Peki, Papaz.. Benden ne konuda yardım istiyorsun.."

"Onlar bize saldırmadan... Biz onlara saldıracağız.. Onları şaşırtıp, hiç beklemedikleri bir anda tepelerine çökeceğiz.. Bizi tehdit edenleri, bize esir hayatı yaşatanları ortadan kaldıracağız.. İşte o zaman özgür olacağız"

Haldun korkmuştu.. Gerçekten böyle birşeye kalkışmak.. Bütün Teşkilat'ın adamlarını yok etmek.. Bunu başarabilmelerine imkan yoktu.. Daha kapıya gelmeden ölürdü hepsi.. Sahip oldukları güçler onları kurtaramayabilirdi.. Zira artık ekip dağılmıştı ve kimse ilaç'a sahip değildi..

"Haldun, yeniden eski hayatına kavuşmak istemez misin? O mutlu günlerine, insanların senden tiksinmediği, binlerce arkadaşının olduğu o günlere dönmek istemez misin?"

Bu cümleydi Haldun'u düşüncelere iten.. O günleri anımsadı.. Yıllardır unuttuğu o mutlu günleri anımsadı tekrardan.. Önce bir tebessüm belirdi, ardından hiddetli gözleri..

"Komutanım, Sizinle omuz omuza çarpışmak benim için bir şereftir.."

Fuat, mutlu bir yüzle kafasını salladı.. "Derhal diğer elemanlarımızı da bulmamız lazım.. ondan sonra da ilk hedefimiz bize yüklü miktarda ilaç, araç gereç ve mühimmat sağlayacak bir yer.."

"Arnavutköy Depo" diye heyecanla cevap verdi Haldun..

"Evet, aferin" takdir etti Fuat bir öğrencisini takdir eden öğretmen gibi..

"Şimdi al şunları ve yola çıkalım.." dedi Fuat ve cebinden siyah kutuyu çıkarttı.. Haldun avucunu açmıştı.. İki adet sarı hap düştü avucuna.. ve bir seferde yuttu..

"Hazırım komutanım!"

5 Eylül 2008 Cuma

bölüm 2

"Mine sana geliyorum.."

"Bu saatte mi? Ama.. ama.. gel tabi de biliyorsun durumu.."

"Mine lütfen geri çevirme, gerçekten senden başka kimseye gidemem şu anda.. Murat'a söylemene gerek yok.. Sabah erkenden gitmiş olurum.."

"Saat zaten 5 canım, neyse peki bekliyorum.."

"iki dakika sonra oradayım"



....



Papaz telefonunu kapatıp elinde bir defa döndürdü ve cebine koydu.. Cebinden sigarasını çıkarttı ve hem biraz sakinleşmek hem de yakmak için bir iki saniye durdu.. Polis arabasının sesleri gelmeye başlamıştı, hatta uzaktan kırmızı-mavi ışıkları bile görülebiliyordu.. "umarım peşime düşenler sadece polisler olur.." -aslında polisler onun peşinde değildi.. evet cinayet mahaline gidiyorlardı ama oradan buldukları kanıtların hiçbiri Fuat'ı işaret etmeyecekti.. - Papaz yoluna devam etti.. iki market bir cami geçti, dört yoldan karşıya geçti sola döndü, kapalı bir anahtarcının karşısındaki küçük bahçeli büyük binaya geldi... bahçe kapısını yavaşça araladı ama yine de gıcırdamasını engelleyemedi kapının.. içeri girip kapıyı açık bıraktı.. hafifçe kafasını kaldırıp birinci katın penceresine baktı, bütün binada sadece orada ışık yanıyordu, Mine'nin evinde...



Mine ile Fuat eskiden tanışırlardı, çok eskiden.. Dostlukları 4 sene evvele, tanışıklıkları ise daha gerilere dayanırdı.. Çok eskiden, herkesin unuttuğu zamanlarda sevgiliydiler...Mine bir müzisyen.. İstanbul Üniversitesi Konservatuarında birinci sınıflara solfej dersi veriyordu.. Şimdi Mine, Murat'la beraber.. Fuat'ın başı sıkıştığı zaman, Mine gözünü kırpmadan yardım ederdi ona.. Ve işte yine öyle bir zaman gelmişti..



Binanın kapısı açıldı.. Zile bile basmamıştı üstelik.. Hantal yeşil kapıyı iterek mermer hole geldi.. tam karşısında asansör kapısı vardı ve sağından merdivenler yükseliyordu.. Merdivenleri tercih etti.. Bir üst kata çıktığında Mine kapıda duruyordu.. Küçük bir kadındı. 28 yaşında kısa boylu, ince, kabarık kıvırcık saçlı bir kadındı.. Üzerinde pamuklu beyaz bir pijama vardı ve dağılmış saçları, uyanamamış ve şaşkın gözleriyle merdivenlerden çıkan adama bakıyordu.. Hiç konuşmadan selamlaşmadan bile içeri girdi adam, kapıyı kapattı Mine ve artık güvendeydiler.. Fuat'ın yanında daha da küçük, daha da savunmasız duruyordu Mine.. Birbirlerine sarıldılar sıkıca.. "teşekkür ederim, evine aldığın için beni..." sessizliği tercih etmişti Mine..



Fuat, Mine'yi bırakıp salona geçti.. küçük bir salondu iki koltuk bir kanepe, bir müzik seti duvarlarda ise bolca tablo vardı.. Fuat koltuklardan birine, Mine ötekine oturdu..



"Anlatmayacak mısın?!"

"İki arkadaşım gözümün önünde öldürüldü, ben de onları öldürenleri öldürdüm.. Ve bir de... 'İlaç'ı aldım yeniden.."

Mine bir anda haykıracak gibi oldu ama eliyle kapattı ağzını hızlıca.. gözleri dolmuştu..

"Neden aldın 'ilaç'ı tekrar.. hani bırakmıştın artık.."

"Öyle olması gerekti, öyle oldu.. Bunu sorgulamamızın bir faydası yok artık.. Şimdi senden istediğim şeyi tahmin etmişsindir.."

"Bebeğim ben o kutuyu yok ettim.. Zaten bunun için vermemiş miydin bana.." sesi titremişti bunu söylerken.. Tereddüt etmişti üstelik bir süre..

"Bana yalan söyleme!" diye haykırdı Papaz.. Gereksiz bir şekilde sinirlenmişti.. İlaç'ın yan etkisiydi ama yine de sinirliydi..

"Tamam, tamam bebeğim, özür dilerim sakladım, onu sakladım senin için.. ama bak hala geç değil devam etmeyebilirsin bırakabilirsin.. Bunu kendine yapmak zorunda değilsin.. hadi bebeğim lütfen vazgeç" artık ağlıyordu küçük kadın.. Muratla beraber olmasına rağmen, tek önemsediği adam Fuattı..

"Bak! sana sakince anlatmaya çalışayım.." dirseklerini dizlerinin üstüne koymuştu ve ellerini çenesinde bağlamıştı.. Bir süre toparlamaya çalıştı söyleyeceklerini..

"Ben orada o gücü kullandığım zaman, muhtemelen beni farketmişlerdir.. Muhtemelen beni armaya geleceklerdir.. Ve onlar geldiğinde benim kendimi koruyabilmem için gücümün devam ediyor olması lazım.. bunun içinde o s.ktimin ilaçlarını almam gerekli.. Umarım kendimi anlatabilmişimdir.."

"Ama bi'tanem..." dediği anda Papaz lafı ağzına tıktı Mine'nin.. Bir kültablası havalandı masanın üstünden ve sinirli bir el hareketiyle Papaz'ın, duvarda patladı.. Binlerce parçaya ayrılmıştı..

"Tamam bi'tanem, hemen veriyorum burada bekle beni.."

Mine salondan, çalışma odasına geçti.. Eski bir sandığı açtı içinde yazlık kıyafetleri vardı.. Her sene son baharda dolabını sandığıyla değiştiridi.. ve bunu her yaptığında o sarı ilaçları tutan siyah kutuyu görüyordu.. bugün gelmesin diye dua ediyordu ama.. ama.. yine başlamıştı herşey.. 'ilac' kutusunu aldı.. yavaşça salona gitti.. hiç konuşmadan kutuyu Fuat'a verdi..

Papaz, kutuyu aldı, ceket cebine koydu.. ayağa kalktı. üstünü düzeltti saçlarını düzeltti.. Islak gözlü kıza baktı.. hafif ve sevimli bir sırıtmayla " yakışıklı mıyım?" diye sordu.. Mine sadece başını salladı.. Sarıldılar tekrar.. Adam, kadının saçlarını son bir defa kokladı, başını öptü.. çantasını alan adam hızlıca evi terk etti.. Mine salonda kalakalmıştı.. Fuat binanın dışında kapının önündeydi.. Gökyüzüne baktı.. Yeniden eskiye dönüyordu..

onun adı artık sadece ve sadece "Papaz"dı.. Acımasız.. Yenilmez.. Korkusuz.. Dengesiz..

4 Eylül 2008 Perşembe

bölüm 1

Bir pazar günüydü. Cihangirde yüksek tavanlı ve rutubetli bir evin salonunda dört kişi bir masanın çevresinde oturmaktaydı. Saat sabahın üçü olmuştu, ama yeşil çuhalı masayı terketmeye kimsenin niyeti yoktu. Ortamı kaplayan sigara dumanı, ter kokusu ve biraz da rutubetle birleşince gerçekten dayanılmaz bir hal alıyordu. Ama o masada oturanlar için önemli olan şey koku değil, kazanılacak olan paranın miktarıydı.
Masada oturan Hayri, sigarasından bir nefes aldı-dumanı gözüne kaçtı ve içinden küfredereken bir yandan da gözünü ovuşturdu- ve sigarayı söndürdü. Ortadaki parayı ya görecekti ya da çekilecekti. Hayri aslında küçük bir market sahibi. İki tane çocuğu, sürekli ağlayan karısı ve nemrut annesiyle aynı evde kalıyordu. Kendisini rahat hissettiği tek yer şu izbe evde geçirdiği zamandı. Hayri'nin oyuna yatıracak hiçbir zaman çok parası olmamıştı. Hep birilerine borçlanırdı. Ama borçlarını -karısının bileziklerini satarak- zamanında ödediği için herkes ona göz yumardı. Bugün de yine bir tefeciden borç almıştı. Hiç kullanmayacağını düşündüğü bir rezerv para olarak kenara ayırmıştı o borcu. Ama şeytan onun yanında değildi bu gece ve sürekli kaybetti.. Şimdi o rezerv parayı kullanmak ve kullanmamak arasında kalmıştı. Kullanırsa ve kazanırsa sorun yoktu. Parayı, faiziyle beraber, ödeyebilecekti.. Ama eğer kaybederse borcunu geri ödeyemeyebilirdi. Zira karısının altın bilezikleri bitmiş diğer birikimler de suyunu çekmişti.. Ama o anda önemli değildi bunlar kazanabilirdi.. Oyuna girdi. "200 benden.." ortaya iki tane yeşil çip fırlattı.. ve sonra kahverengi gömleğinden bir düğme daha açıp nefes almaya çalıştı..
Buğra'nın dikkati dağılmıştı.. bir el önce yüklü miktarda para kaybetmişti.. Gerçi bir borsacı için para kaybetmek alışılmadık birşey değildi ama tabi kaybettiğin para kendi paran olunca işler biraz değişiyordu.. yine de "görüyorum" dedi.. bir yudum aldı viskisinden -tadını hiç sevmezdi, sırf gösteriş olsun diye içiyordu- ..
Masanın daimi oyuncusu aynı zamanda ev sahibi ve tek kadın oyuncusu Münevver hanım, ya da herkesin bildiği lakabıyla "Sultan".. 70 yaşlarındaydı.. bakımlı ve süslü bir kadındı.. özenle yaptığı kumlu sarı saçları, parlak ve büyük broşları, hiçbir zaman eksik olmayan pırlanta yüzükleriyle dikkat çeken birisiydi.. ağzından düşmeyen sigarası ve aslında göründüğü kadar hanımefendi olmadığının kanıtıydı.. kimse geçmişini çok bilmese de yine de bazı söylentilere göre zamanında kocasını bıçaklayarak hapse düşmüş, orada da bir iki cinayete daha da bulaşmış.. ama tabi kimse bunun doğruluğunu kanıtlayacak birşey bulamadı.. belki sadece bir söylenti, belki gerçekten kanlı bir sultan o... "görüyorum evlatlarım, ama sultanınız sizi soyunca alınmak gücenmek yok.." iki yeşil çip daha geldi masaya..
Ve masanın en yeni oyuncusu.. eskiden bir aile babasıymış. kumar tutkusu yüzünden ailesi onu terketmiş.. o da zaman zaman kazanıp zaman kaybeden ama oldukça fazla kazanan bir adam.. her oyuna takım elbisesiyle gelir. bunun bir saygı gösterisi olduğunu söyler her seferinde.. ama parmaklarındaki dövmeler tam bir tezat oluşturmakta.. İsmi Fuat.. eski masa arkadaşları ona Papaz derlermiş.. aynı lakabı burada da geçerliliğini korumakta.. "Sultanım, boynuz kulağı geçermiş.. birazdan kaybedince asıl siz üzülmeyin.." dedi ve soğuk bir şekilde sırıttı.. Sultan da aynı soğuklukta karşıladı bu gülüşü ve kafasıyla çipleri atmasını işaret etti.. masaya iki yeşil çip daha geldi...
Sıra kartları açmaya geldi.. Hayri büyük miktarda para kaybetmişti ama son elde konulan 800 lirayla beraber ortada şu anda 3500 lira para vardı ve şimdi o para Hayri'nin olmalıydı.. Elinde kare dokuz vardı.. bunu geçmesi çok zordu birisinin ama herşey, her an olabilirdi.. Hayri kartları açar açmaz bir oh çekti ama o sırada Buğra kartlarını masaya sertçe attı ve geriye yaslandı.. elindeki ful as pek bir işe yaramıştı.. ama sükunetini korumayı bilirdi.. Sultan ona ters bir bakış attı, sıra kendisindeydi.. eli güzeldi, yine "evlatlarının" parasını alacaktı.. ful as.. Hayri yıkılmıştı.. rezervden 200 kullanmıştı ama bunun geri ödemesi bir hafta içinde 1000 lira olacaktı ve o kadar parayı nasıl bulacağına dair bir fikri yoktu.. Sultan, Papaz'a baktı.. "hadi bakalım paşam, geç bakalım.." dedi.. Sultan kendinden emin bir şekilde ortadaki çiplere yöneldi yavaşça toplarken papaz kartlarını açtı.. "Sultanım sanırım benim için çipleri sıraya koymak istiyorsun, her zaman çok düşünceliydin, çok tatlısın.." dediği anda sultan donup kaldı.. masanın geri kalanı da hayretler içindeydi.. Bu masada uzun zaman sonra tekrar Floş Royal açılmıştı.. Şeytan, Papaz'dan yanaydı bugün; çok ironik... "Neyse arkadaşlar benden bu kadar, artık yatmalıyım.. beni her zaman şöyle hatırlayın" elleriyle havada bir görünmez alan belirledi ve "zirvedeyken bıraktı" dedi... yavaşça kalktı ceketini düzeltti, hafif kırlaşmış ve yandan ayırdığı saçlarını avuç içiyle toparladı, paralarını çantaya doldurdu ve kapıya yöneldi.. "İyi geceler beyler, Sultanım" selam vermek için arkasını bile dönmemişti 1.80lik orta yaşlı adam..
Kapının koluna elini uzattığı anda kapı büyük bir gürültüyle sarsıldı.. Herkes bir anda kapıya döndü.. kapı ikinci defa sarsıldı.. Papaz büyük bir serinkanlılıka kenara çekildi ve çantasını yere bıraktı, irkilmemişti bile.. Hayri panik olmuştu Buğra ile birbirlerine baktılar sonra bir aralık Hayri, Sultana baktı.. sultan o sırada baba yadigari altı patlarını çıkartmıştı bile çoktan ve kapıya doğrultmuştu.. Hayri ve Buğra ordan çıkmanın ikinci bir yolu var mı onu aramaya başladılar.. Kapı üçüncü defa titrediğinde içeriye doğru yıkıldı, ahşap kapı yere çarptığı zaman çıkan ses ürkütücüydü.. ortalık toz duman olmuştu.. Bir anda kapıyı kıranlar içeri ateş etmeye başladılar.. sağa sola rastgele ateş ediyorlardı.. bir anda ortamın tansiyonu yükselmişti.. kimsenin beklemediği birşeydi.. En azından sultan hariç kimse beklemiyordu böyle birşeyi.. Dışarıdakilerin tetiğe basmasıyla Sultan da koyverdi ateşi.. Silahı kontrol etmek onun için zordu.. geri tepmesi çok fazlaydı her atışından sonra tekrar nişan alıyordu.. bu sırada Hayri bir yangın merdiveni buldu ordan çıktı.. aşağı doğru koşarak inerken Buğra onu takip etmeye çalıştı ama pencereden çıkmaya çalıştığı sırada seken bir kurşun onu bacağından vurdu ve yere yığıldı.. Tozlar biraz indiğinde kapının dışında üç adamın olduğu görüldü.. İri yarı, gri takım elbiseli, boyunlarında muska olan üç bıyıklı ve pis adam.. uzaktan bakınca birbirlerinden çok fazla ayırmak mümkün değildi.. sadece ufak farklar.. "Gebertin lan hepsini!" dedi ortada olan adam.. bütün bunlar olurken ne dışarıdakiler içeri geliyordu ne de Papaz hareket ediyordu.. Bir kadın çığlığı duyuldu Sultan göğsünden vurulmuştu, altı patlarını doldurmaya çalışırken dikkati dağılmıştı ve savunmasızdı.. yere yığılan bedeninden akan kanlar ahşap zeminde yayılıyordu.. o çığlıkla beraber adamlar ateşi kesmişlerdi.. Hayri kaçmıştı, Buğra kanamalı bir şekilde belden yukarısı camın dışında aşağısı ise salondaydı.. Kadın tam ortada yerdeydi.. Papaz kapının solunda, sote bir yerde izlemekteydi.. iki el silah atıldı.. birisi Buğra'nın çığlığıyla bütünleşti.. diğeri ise Sultanın cansız bedenine sadece hırstan sıkılmış bir kurşundu.. Üç adam artık içerideydiler.. Ortadaki adam, dikkatli bakınca göbekli olan tek oydu, yavaşca Münevver hanımın cesedinin yanına geldi, " Sana burda kumar oynatmican yoksa seni gebertiriz demedik lan kaltak karı, al işte bok yoluna gittin.. Bizim bölgemizde, izin vermeyiz böyle şeylere .rospu karı.." dedi.. yaptığından gurur duyar bir hali vardı.. Gülmeye başladı... Tam o sırada, karanlıkların ve gölgelerin arasından çıktı Papaz.. "Beyler neşenizi bölmek istemem ama şimdi sizin cezanızı kesmek bana kaldı.. Zira polislerin size birşey yapmayacağı çok açık" Bir anda odada buz kesti.. Bütün gözler Papaza döndü.. Hepsi birden ateş etmeye çalıştı ama az önce şarjörleri bitmişti.. Ve yine hepsi aynı anda yerli yapım Atmaca 53'lerin şarjörlerini değiştirmeye çalıştılar.. "Beyler.. Güle Güle.." dedi papaz.. İki kolunu hafifçe yanlara doğru açmıştı.. bacakları yere dengeli basabilmek adına hafifçe açıktı.. O kadar ürkütücü ve zarif ve aynı zamanda savunmasız duruyordu ki, adamlar tam olarak ne yaptığını anlayamadılar.. kısa bir duraklama yaşayan adamlar sonunda şarjörlerini doldurmuşlardı ama bir anda yere yıkılmış, parçalanmış kapı havalandı.. iki parça halinde yerde duran kapı yerden yaklaşık bir metre havadaydı.. adamlar havada uçan kapıya ateş etmeye başladılar.. Papaz, kollarını soldan sağa doğru hafifçe hareket ettirdi ve kapı inanılmaz bir hızda adamların üstüne doğru hareket etti.. saliselerle ölçülebilecek bir zaman diliminde kapı parçaları adamlara çarptı, bir tanesinin karnına saplandı bir diğeri ise üstüne sürüklenen kapı ve insan karışımlarının arasında cama doğru sürüklendi.. ve üçü birden kapı parçalarıyla camdan dışarı çıktılar ve sokağın ortasına düştüler.. sokağın ortasında parçalanmış, kafatasları kırılmış ve kanlar içinde yatan üç ceset vardı.. bir insanın hayatında görebileceği en korkutucu ceset yığınıydı heralde..
Papaz çantasını aldı üstünü topladı, ortamda kan bulaşmamış olan -kazanmadığı- paraları da topladı ve eşikten dışarı çıktı.. sağına soluna baktı.. komşulardan birisi bile kapıyı açmamıştı.. muhtemelen korkmuşlardı ama polisi arayacaklarından emindi o yüzden çabuk hareket etti ve binadan çıkıp ara sokaklarda kayboldu.. "Bir daha bunu yapmak istemiyordum.. Kendimi gizlemek için bu kadar uğraştıktan sonra.. Keşke bir silah alsaydım.. En azından güçlerimi kullanmazdım.. Zorla bana verilmiş olan güçlerimi"... Ceketinin iç cebinden bir ilaç kutusu çıkardı, tek eliyle kapağını açıp içinde kalan son hapı da yuttu.. "İşte yine başlıyoruz!!!"

Papaz

Merhaba.. İsmim Fuat.. nam-ı diğer "papaz".. neden papaz ?! papaz'ı yenmek çok kolay değildir.. zaman zaman kaybetme ihtimali olan bu kartı yenebilecek tek şey "as" olmaktır.. ben de as kadar yenilmez, vale kadar acemi değilim.. ben "papaz"ım.. parmaklarımın ilk eklemlerinde gördüğünüz gibi dört sembol var.. bir kumarbaz olduğumu daha nasıl anlatabilirdim bilmiyorum.. aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum.. sıradan ve klişe bir karakter.. ve bu adamın anlatacak neyi olabilir ki.. ama durun.. klişe olmak işimi kolaylaştırmakta.. çünkü kaybolmam ve sıradan bir yaşam sürmem gerek.. yoksa beni bulurlar..ve o zaman işler hiç de hoş olmaz..

uyarı!!

Bu hikayede anlatılanlar tamamen benim uydurmamdır.. ondan sonra birileri bana kalkıp da vay efendim insan uçar mı hiç, aman dünyada böyle örgütler mi varmış dur seni bir dava edeyim demesin.. (ha bir de arkadaşlar okuyanlar okumayanlara duyursun benim çizgi roman çizebilecek bir çizere ihtiyacım var.. eğer elinizin altında bileği marifetli, çizimi kuvvetli birisi varsa bir ulaştırın bana.. çok güzel projeler beklemekte..)