7 Eylül 2008 Pazar

bölüm 3

Papaz, ilerideki bir taksi durağına yola koyuldu.. Aklı karışıktı.. Şu anda ne yapması gerektiğini bilmiyordu.. Birileri peşinde olmalıydı.. Onu yakalayacaklar mıydı? Yoksa öldürecekler miydi? Onlara karşı koymak zorundaydı.. Ama bunu tek başına yapacak güçte değildi. Eski arkadaşlarından bazıları ona yardım edebilirdi belki de.. Ya da kimse ona yardım etmeyebilirdi, sonuçta kimse kendi kellesini riske atmak istemez..


Durakta birkaç taksi vardı.. Gün hafifçe ağırmaktaydı. Taksi durağındakiler artık vardiyalarının sonuna yaklaşmışlardı, bütün bir geceyi gerilerinde bırakmışlardı ve çok yorgunlardı.. Gün ışığı ön camdan içeriye giriyordu ve havada uçuşan tozların üzerinde kendine yollar yapıyordu..


"Bir taksi istiyorum, sırada hangisi var?"


"Geç abi 26 numara.." "26 hadi sıra sende"


Adam homurdanarak yerinden, yarı uyku halinden çıkarak, kalktı ve arabasına yöneldi.. Eski bir Şahindi.. Şöför daha arabaya gelmeden Fuat arka koltuğa oturmuş, kravatını çıkartmış ve çantasının sapına bağlamıştı.. Fuat yorgundu.. Adama yolu söylemeden uyumamak için zorluyordu kendisini..


"Kadıköy'e" dedi Fuat ve uykuya daldı..





Gözünü açtığında güneş artık doğmuştu.. Şöyle bir saatine baktı saat yediyi gösteriyordu.. Kadıköy'e gelmişlerdi. Rıhtımda indi.. İnsanlar işlerine, okullarına gidiyorlardı.. Bir temizlik arabası vardiyaya yeni çıkmıştı, yolları süpüryorlardı.. Fuat yavaş yavaş, uyku sersemi bir şekilde yürümeye başladı.. Işıklarda oniki saniye bekledi, karşıya geçip evine gitti...





Eski, yüksek ahşap kapısını açıp içeri girdi.. çantayı bir kenara fırlattı.. Ayakkabılarını çıkarıp salona geçti.. Salonda en sevdiği şey bir cumbası olmasıydı.. Cumbanın duvarlarına bir sedir yaptırmıştı.. Sedire geçip uzandı ve yeniden uykuya daldı.. Biraz rahatlayabileceği tek yerdi burasıydı..




Uyandığında hava kararmıştı.. Pencereden içeriye sokak lambalarının ışıkları süzülüyordu.. karanlık oda hafif bir mavilikle kaplanmıştı.. Saate baktığında 9a geliyordu yavaştan.. Sedirde doğrulup kafasını ellerinin arasına gömdü.. Herşeyle yeniden mücadele edecekti.. Ama tek başına kimseye karşı koyamazdı.. Yardım istemeliydi.. Belki Haldun onun için doğru seçim olacaktı.. Telefonunu aldı ve numarayı tuşladı.. Büyük beklentiler içindeyken telefondan gelen bağlantı tonunu dinliyordu...

xxxxxxxx

Haldun, arkadaşı Fuat gibi, orta yaşlı bir adamdı.. Fuat'tan bir iki yaş daha gençti hatta.. uzunca boylu ve oldukça kiloluydu.. Uzun saçlarını yıllar önce rastalatmıştı.. Eski zamanlarda, ilaç'a başlamadan önce mutlu bir adamdı.. Çok fazla arkadaşı vardı.. Bütün arkadaşlarıyla eğlenirdi.. İnsanlara sorulduğunda en akılda kalıcı özelliği nedir diye herkes ağız birliği yapmış gibi "hawaii gömlekleri, mavi camlı güneş gözlüğü ve her zaman yüzündeki o muhteşem tebessüm" derlerdi.. Ta ki ilaç'a başlayana kadar.. O günden sonra 2 ay içinde çevresinden herkesi uzaklaştırdı.. Daha doğrusu onlar uzaklaştılar.. Kimseye farklı davranmamasına rağmen çevresinde kimse kalmadı.. Sadece 6 iş arkadaşı yanındaydı onun.. ve artık uzun zamandır o arkadaşlarıyla da görüşmüyordu.. Artık tamamen yalnızdı..

xxxxxxxxx

"Alo, Haldun?"

"Buyrun benim.. Kiminle görüşüyorum?"

"Ben Fuat.. Teşkilattan.. Sana ihtiyacım var.."

"...."

"Haldun.. Haldun...??"

"Buradayım.. Emirlerinizi bekliyorum.."

"Beni yüzüstü bırakmayacağını biliyordum. Hemen Kadıköy'deki evime gel. Hepimiz tehlikede olabiliriz.."

"Emredersiniz.. yaklaşık varış sürem 45 dakika.."

Telefon Papaz'ın suratına kapandı. Yeniden komutanın başında olmak onu mutlu etmişti.. Daha çok egosu kabarmıştı.. Şimdi bir plan yapmalıydı.. Bir karar almalıydı.. Önce hatırlamalıydı ama.. Hafızasından sildiği bütün bilgileri hatırlamalıydı.. Bastırdığı anıları, eğitimleri, söylenenleri, güçlerini, zayıflıklarını.. Herşeyi hatırlamalıydı..

xxxxxxxxxxx

Aydınlık bir odadaydılar.. onsekiz ile yirmibeş yaş arasında yedi genç.. tek tek sıralarında oturuyorlardı.. bir masa ve bir iskemle.. yedi genç yeşil tahtanın önündeki adama dikkatle bakıyorlardı.. Adam uzunca bir süre sessiz kaldı.. Ama hiçbir çocuk bu sessizliği bozmadı.. hatta sıkıldıklarını bile belli etmediler..

Bir süre sonra, yaklaşık bir yirmi dakikalık sessizlikten sonra, adam tahtaya ismini yazdı.. "Edip Silahtar"... Bu adam 1,60 boylarında, hafif göbekliydi, saçlarının neredeyse tamamı dökülmüş dökülmeyen kısmı da beyazlamıştı.. Kırçıllı kahverengi, kalın kumaştan bir takım elbise giyiyordu. Sağ koluna taktığı eski altın saat çok göze çarpıyordu ama sol elindeki evlilik yüzüğü o kadar ilgi uyandırmıyordu insanda, zira artık teniyle bir bütün olmak üzereydi o yüzük.. İkinci dünya harbi bitmişti o evlendiğinde.. Ve aynı yılda başladı polisliğe.. Çok geçmeden Teşkilata aldılar..

"Evet çocuklar." Kahvesinden bir yudum aldı.. "Öncelikle şunu unutmayın ki, biz siz nereye gidersiniz gidin, ne yaparsanız yapın sizi izliyor olacağız.. Bizim heryerde gözümüz kulağımız vardır.. Bizden habersiz hiçbirşey yapamazsınız.. O yüzden bizim size verdiğimiz emirlerden başka birşey yapmaya kalkmayın.. Zira sonu sizin için hiç de iç açıcı olmaz.." Edip, yalan söylüyordu... Ama o yaştaki çocukların içine böylesine bir korku salarlarsa onlara hükmetmek daha kolay olacaktı.. Zaten Edip inandırıcı olmak konusunda bir üstaddı.. Ve bütün çocuklar ona inandı.. İçlerinde oluşan dehşet, gözlerine yansımıştı hepsinin.. Birbirlerine bakıştılar.. Hepsi aynı korkuyu birbiriyle paylaştı... "Evet, şimdi derse geçelim.."

Edip, üç saat boyunca tarih dersi verdi.. Yanlı bir tarih anlatıldı elbette.. Tarih dersinden ziyade bir propaganda gibiydi.. Soğuk Savaş hala devam etmekteydi ve ülkelerinin bu durumdan kendini koruması gerektiğini anlattı sonra.. Bu savaş sırasında ne kadar güçlenebileceklerini anlattı..

Herkesin beyni yıkanmıştı.. Kimse çıt çıkartmamıştı.. Edip tam anlamıyla büyülemişti çocukları.. Artık dersi bitirmenin zamanı gelmişti.. "Evet çocuklar artık bugünlük bu kadar.. Şimdi dağılabilirsiniz.. Unutmayın.. Size teninizden daha yakındayız.." Çocuklar dersliği terkettiler ve yatakhaneye doğru yola koyuldular.. Hiçbiri konuşmadı.. Herkes düşünüyordu.. Artık eski güzel günler değil, savaşın, eğitimlerin, tehlikelerin ve izlenmenin olduğu bir dönem başlamıştı onlar için.. Bu yolun geri dönüşü yoktu artık..

xxxxxxxxx

Haldun, iskeleye doğru yola çıkmıştı.. Hızlı hızlı ilerliyordu.. Yüzündeki o meşhur tebessümden eser yoktu.. Kararlı bir avcının bakışları vardı gözünde, yeniden hayata geldiğini hissediyordu.. Papaz ne isterse ona yardım edecekti..

Yolda yürürken çevresinde bir alan vardı ve kimse o alana yaklaşamıyordu.. Eğer kuşbakışı izlersek onu kalabalıkların arasında, daire şeklinde bir boşlukta tüm kalabalığı yırtarak geçtiğini görebilirdik.. İşte onun, şimdiki hayatındaki, laneti.. Ama artık bu onun yeniden bağışlanmış yeteneği olacaktı...

Tam söylediği gibi 45 dakika sonra evdeydi.. Kapının önünde biraz durdu.. Derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı.. Büyük ahşap kapı, yüksek sesli bir gıcırdamayla açıldı.. İçeriden gelen ışık, önce yüzünü ve sonra tüm apartman boşluğunu aydınlattı.. Haldun, Papaz'ı gördüğünde yüzünde bir gülümseme oluştu.. yıllar sonra.. Hemen içeri girdi. Siyah deri montunu çıkartıp astı. Salona geçti.. Ardından Fuat girdi salona..

"Kahve içer misin?"

"Lütfen, sade olsun benimki.."

İki dakika sonra Fuat elinde kupalarla girdi salona.. Haldun o sırada sedire oturmuş, camdan dışarı bakıyordu.. Fuat geline irkildi bir an.. Fuat kahveleri sehpaya bıraktı ve karşısına denk gelecek şekilde oturdu sedire.. Ve hemen, hiç vakit kaybetmeden anlatmaya başladı.. İnsanları nasıl öldürdüğünü, tekrar ilaç'a başladığını, teşkilatın peşine düşme ihtimalini.. Herşeyi anlattı.. Haldun hiç ses çıkartmadan dinledi.. Fuat'a yıllardır güvenirdi.. Ona çok kez yardım etmiştir.. Aralarında iki yaş olmasına rağmen, Fuat onun için bir abidir.. Son yıllarda aklını kaybettiğinden kuşkulanıyordu.. Gerçi anlattıkları da çok akıl karı değildi ama eğer yardım istiyorsa ona yardım edecekti.. Onu yarı yolda bırakamazdı..

"Peki, Papaz.. Benden ne konuda yardım istiyorsun.."

"Onlar bize saldırmadan... Biz onlara saldıracağız.. Onları şaşırtıp, hiç beklemedikleri bir anda tepelerine çökeceğiz.. Bizi tehdit edenleri, bize esir hayatı yaşatanları ortadan kaldıracağız.. İşte o zaman özgür olacağız"

Haldun korkmuştu.. Gerçekten böyle birşeye kalkışmak.. Bütün Teşkilat'ın adamlarını yok etmek.. Bunu başarabilmelerine imkan yoktu.. Daha kapıya gelmeden ölürdü hepsi.. Sahip oldukları güçler onları kurtaramayabilirdi.. Zira artık ekip dağılmıştı ve kimse ilaç'a sahip değildi..

"Haldun, yeniden eski hayatına kavuşmak istemez misin? O mutlu günlerine, insanların senden tiksinmediği, binlerce arkadaşının olduğu o günlere dönmek istemez misin?"

Bu cümleydi Haldun'u düşüncelere iten.. O günleri anımsadı.. Yıllardır unuttuğu o mutlu günleri anımsadı tekrardan.. Önce bir tebessüm belirdi, ardından hiddetli gözleri..

"Komutanım, Sizinle omuz omuza çarpışmak benim için bir şereftir.."

Fuat, mutlu bir yüzle kafasını salladı.. "Derhal diğer elemanlarımızı da bulmamız lazım.. ondan sonra da ilk hedefimiz bize yüklü miktarda ilaç, araç gereç ve mühimmat sağlayacak bir yer.."

"Arnavutköy Depo" diye heyecanla cevap verdi Haldun..

"Evet, aferin" takdir etti Fuat bir öğrencisini takdir eden öğretmen gibi..

"Şimdi al şunları ve yola çıkalım.." dedi Fuat ve cebinden siyah kutuyu çıkarttı.. Haldun avucunu açmıştı.. İki adet sarı hap düştü avucuna.. ve bir seferde yuttu..

"Hazırım komutanım!"

Hiç yorum yok: